Bir güzellik ki, kendini bir yüzle, gözle, elle, bedene bağlı hiçbir şeyle göstermeyecek, ne bir söz olacak, ne bir bilgi, bir canlıda, belli bir varlıkta bulunmayacak, ne yerde, ne gökte, hiçbir yerde, kendi var, kendinden var, kendisiyle hep bir örnek..
Bütün güzellikler ondan pay alır; kendisi onların parlayıp sönmeleriyle ne artar, ne azalır, ne de bir değişikliğe uğrar..
Güzelliğin bu aşamasında, sevgi de en üst seviyeye kavuşur.
Birdenbire “güzelliğin özü” ile karşı karşıya gelen kişi, o anda, bir ömrü dolduracak, bir hayatı yaşanmaya değer kılacak bir sevinç ve mutluluk yaşar.
İnsanın salt güzellikle karşı karşıya geldiği o an yok mu, işte yalnız o an için insan hayatı yaşanmaya değer!
Leylâ ve Mecnun mesnevîsinde de, Platon’un Şölen diyaloğunda sergilediği mutlak güzellik anlayışıyla benzerlik gösteren bir “mutlak güzellik anlayışı” vardır.
Şölen diyaloğunda ifade bulan mutlak güzellik, kendisini bir elde gözde yüzde cisimlendirmez.
Kendinde ve kendiliğinden vardır, var olmak için başka bir varlığa ihtiyaç duymaz.
Görünür ve algılanır güzelliklere kaynaklık eder.
Bir zam.an ve mek.ân sınırlaması içinde değildir.
Leylâ ve Mecnun’da da benzer özelliklerden söz edilir:
Tanrı güzelliğinin, bütün güzellik ve sevgilerin kaynağı olduğu söylenir.
O öyle bir Tanrı’dır ki, güzelliğinin ortaya çıkışı sevgiye neden olmuş, kâinat binasını ömürlü kılmıştır.
Güzelliği yaratan da, insana akıl verip kavramaya, gönül verip sevmeye eğilimli kılan da O’dur..
Leylâ, Ondan gelen güzellikle güzelleşmiş, yüzünde Onun ışığı parlamıştır..
Fuzûlî’nin bu yaklaşımı, İbn Arabî’nin Fusûs’ta ortaya koyduğu bir düşünce ile bağdaşır.
Buna göre, Tanrı güzelliği en iyi bir kadının yüzünde tecelli eder..
Leylâ ve Mecnun’da, Tanrı güzelliği Leylâ’nın yüzünde ışımıştır.
Artık Leylâ Tanrı güzelliğinin, Tanrı sıfatlarının ifadesinin bir “vesilesi”dir.
Leylâ’nın yüzü, Tanrı güzelliğinin kanıtıdır.
Leylâ’nın güzelliğini övmek, Tanrı güzelliklerini övmek olacaktır.
Leylâ bir simge, bir rumuzdur..
Mecnun, sevmeye istidatlı ve eğilimli bir kişi olarak bu güzelliğe âşık olur.
Bu sevgide, göreli güzellikten, güzelliğin ilkesine, tüm güzelliklere güzelliğini veren mutlak güzelliğe doğru bir yöneliş vardır.
Daha ilk aşamadan, göreli güzellik aşamasından itibaren bu yönelişin izleri vardır.
Leylâ’nın güzelliği Mecnun’a mutlak güzelliğe kadar kılavuzluk eder.
Ne var ki, bu süreç, Leylâ ve Mecnun mesnevisinde farklı bir tarz kazanır, acı ve ıstırabın zirveye ulaştığı bir süreç olarak da ortaya çıkar.
Şölen’de ortaya çıkanın aksine, güzellik yolundaki yolculuk, farklı bir yoldan mutlak güzelliğe doğru gider.
Bu alternatif yol, sevginin bir çile, acı ve ıstırap olarak yaşandığı bir yoldur.
Bunun neden böyle olduğu sorulabilir ama bu yol, öykünün yoludur, şairin tercih ettiği yoldur.
Bu durum, Leylâ’da cisimleşen güzelliğin, dünyasal ilgilerin dışında tutulması, söz gelimi tensel içeriğinin dışında algılanması sonucu olabilir.
Istırap ve acı, güzelliğe, bir “bedende” sahip olamama konusunda koruyucu rol üstlenir.
Bu ise akıl dışı bir tutumdur.
Rasyonel olan, sevginin bedensel olarak da yaşanması ve ürünlerinin ortaya çıkmasıdır.
Oysa bu değildir söz konusu olan, yalnızca ıstırap istenmektedir, ayrılığın ve kavuşmamanın ıstırabı.
Bu nedenle, Leylâ ve Mecnun’daki sevgide akıl dışılık vardır.
Ne var ki akıl dışı, onları bir birlik ve bütünlük içinde bir araya getirmiştir bile.
Onlar aynı bütünün içinde yer alırlar.
Bu ise iki varlığın birleşmesinden de öte bir olmasıdır.
Bu akıl dışının kavuşmasıdır.
Fuzûlî, tanrısal ışımadaki düzeni ve ihtişamı anlamada aklın yetersizliğine sık sık vurgu yapar.
Akıl bu çaba içinde “âmâ ve garip” bir kişi gibidir..
Tüm bunların izdüşümü Mevlana'nın eserlerinde de kendini gösterir;
Aşktan daha deli bir şey yoktur ve o ɑⵢ̧ƙ içinde 72 çeşit delilik vardır.
Akıl aşkın sevdasından sağır ve kördür..
Kadın Allah'ın ışığıdır.. (M I / 2434)
Kadının güzelliğini şaşı olmayan Allah aşığı görebilir.
O'nun tecellisi aptallara nasip olmaz..
ɑⵢ̧ƙ iki yönlüdür; ıstırap ve sevinç..
Ney'de çift yönlüdür; hem zehir hem de panzehir..
#aşk
#sevgi
#edebiyat