KifidiaKifidia
𝒩𝒶𝓉𝓊𝓇ℯ☽✍︎

𝒩𝒶𝓉𝓊𝓇ℯ☽✍︎

@Darkmysterium

Ben artık duygularımı da post-it’lere yazıp dolaşıyorum… hafıza denen şey ruhumu terk etti. 💀

Kasım 2025 tarihinde katıldı
21 Takip
14 Takipçi
10 İnceleme
41 Gönderi
247 Puan
𝒩𝒶𝓉𝓊𝓇ℯ☽✍︎
Aziz dostum, benim gözümde aşık bir adam, yok hükmündedir. Aptallaşır, ama aptallaşmakla kalmaz, tehlikeli biri haline de gelir. Beni aşkla seven veya öyle olduğunu söyleyen kişilerle bütün samimi ilişkimi keserim, çünkü öncelikle beni sıkarlar, ayrıca kuduz bir köpek gibi her an kriz geçirme ihtimalleri vardır. Yani hastalıkları geçene kadar onları manevi karantinaya alırım ..
𝒩𝒶𝓉𝓊𝓇ℯ☽✍︎
SABRIN ÇİVİLERİ YENİDEN SÖKÜLDÜ Bir şeyler bitti değil. Bir şeyler yakıldı. Alev aldı sabrın kenarı, çatlar gibi değil patlar gibi koptu içerden. Kimsede su yoktu. Zaten isteyen de yoktu. Kimsenin umursamadığı bir yerde büyüdü bu yangın. Ufak bir kıvılcım sananların yüzüne şimdi küller savruluyor. Bütün o “anlar gibi yapan” yüzlerin maskesi de bu sıcakta eridi gitti. İyi oldu. Gerçek yüzler hep böyle anlarda çıkar zaten. Yorulmak başka, tükenmek başka, bu ise daha pis bir şey içi kuruyup kırılan bir sabır. Artık dokunulsa bile kırılacak bir şey kalmamış. Her yer kesik, her taraf harabe. Kimsenin üzerine alınmadığı hayal kırıklıkları dökülüyor duvarlardan. İnsanların ağızları hâlâ laf yapıyor, hâlâ bir şey söylüyorlar sanıyorlar. Boş konuşan ağızların çıkardığı o metalik gürültü, beynin kıyılarını lime lime ediyor. O yüzden artık duymamak bir savunma değil, bir temizlik. Çöpleri dışarı atar gibi atıyor sesleri. Kimsenin iyi niyeti kaldıramaz artık bu yerin küllerini. Kim yaklaşsa, kim el uzatsa, kim bir şey sorsa… Elinde yalnızca is kalır. Çünkü olan her şey çoktan yanmış, kimse fark ederken bile geç kalmış. Kırgınlık artık öyle kırgın değil. Küsmüş. İçini toplamış, kapıyı vurmuş, arkasını dönüp yürümüş. Gidecek bir yer aramıyor; gitmek bile bir anlam taşımıyor çünkü. Bu tamamen başka bir nokta: Bağların tek tek kesildiği, adların silindiği, hatıraların bile yüz çevirdiği bir boşluk. Ve en sonunda, en sert cümlenin ağırlığı çöküyor ortalığa: “Yakıp geçtim. Kalanlar umursamadıklarım.” @Darkmysterium ✍️
𝒩𝒶𝓉𝓊𝓇ℯ☽✍︎

Amen der gibi, ama bu bir dua değil… Yaptıklarını kutsar gibi, aslında kendini yok ediyorsun Yükseliyorsun… sonra düşüyorsun Ve yine aynısını istiyorsun Gece, ışıklar, hızlı hayat Her şey parlak ama içi boş İçindeki boşluğu doldurmak için bir şeylere sarılıyorsun Ama o şey seni daha da boş bırakıyor Kendinden kaçıyorsun Aynaya bakmak istemiyorsun Hissetmemek için daha fazlasını istiyorsun Ama hissetmemen bile bir his oluyor artık “Amen” diyorsun bu hayata Sanki bu döngüye teslim olmuşsun Yükseliş → çöküş → tekrar Ve çıkış yok gibi İçten içe biliyorsun bunun sonu iyi değil Ama bırakmak da istemiyorsun Çünkü o kısa anlık “iyi his” her şeye değiyormuş gibi geliyor

𝒩𝒶𝓉𝓊𝓇ℯ☽✍︎

Bazı kitaplar bir olay anlatmaz; bir ruh hâlinin içinde dolaştırır insanı. Aramızdaki En Kısa Mesafe de öyle bir kitap. Okurken sürekli şu hissin içinde kaldım: Sanki biri yüksek sesle konuşmuyor ama zihninin içi açık kalmış ve ben o odalarda dolaşıyorum. Barış Bıçakçı’nın karakterleri büyük şeyler yaşamaz aslında. Kimse dramatik biçimde yıkılmaz, kimse kahramanca kurtulmaz. Ama küçük anların içindeki o tuhaf ağırlık var. Bir masada oturmak, birini düşünmek, bir cümleyi söylemeyip içinde tutmak… Kitap tam olarak bu anların içinden ilerliyor. Bana en çok şu duyguyu hatırlattı: İnsan bazen birine çok yakındır ama yine de arada görünmeyen bir mesafe vardır. Fiziksel değil, ölçülebilen bir şey değil. Daha çok zihnin içinde duran bir boşluk gibi. Ve bazen o mesafe, şehirler arası uzaklıktan bile daha büyüktür. Kitabı okurken sık sık şunu düşündüm: Belki de insanlar arasındaki en kısa mesafe gerçekten konuşmak değildir. Bazen sadece aynı sessizliğin içinde oturabilmektir. Barış Bıçakçı’nın dili de tam buna uygun: sakin, gösterişsiz ama içten içe çok yoğun. Okurken insanı zorlayan bir anlatım yok ama bittikten sonra zihinde küçük küçük yankılar bırakıyor. Sanki kitap kapandıktan sonra asıl düşünme kısmı başlıyor. Benim için bu kitap bir hikâyeden çok bir duygu kaydı gibiydi. Birinin iç dünyasından düşen notlar gibi.Sessiz ama kalıcı. Ve sanırım kitabın adı da tam bunu söylüyor: İnsanlar arasındaki en kısa mesafe bazen bir adım değil, bir anlayış anıdır.

𝒩𝒶𝓉𝓊𝓇ℯ☽✍︎

Açıkçası böyle bir kitap okuyacağımı düşünmüyordum; bana sürpriz oldu. Tam benim kafa kitabı diyebilirim. Çünkü Aylin Balboa ’nın dili, gündelik hayatın sıradanlığını alıp mizahla yoğururken aynı anda insanın içindeki çatlaklara dokunmayı başarıyor. Özellikle tımarhane notları bölümünde kendimi buldum. Verdiği örnekler, kurduğu metaforlar, zihnimden geçen ama dillendiremediğim düşüncelere tercüman oldu. Hem kahkaha attım hem de hayatın acımasız gerçeklerinin dan diye yüzüme vurulduğunu hissettim. Bu tuhaf karışım bende “belki tımarhaneye yatsam daha iyi olur” dedirtecek bir his uyandırdı Balboa’nın yazdıklarıyla kendi zihnim arasında neredeyse rahatsız edici bir akrabalık vardı. Okurken tuhaf cümlelerin bana dokunduğunu fark ettim; sanki yazar benim içimde dolanan düşünceleri dillendirmişti. En çok da şu alıntı beni anlatıyor: “İçimde atlar var. ‘Başım ağrıyor ulan benim!’ diyen atlar var. ‘Duydunuz mu veledizinalar, size söylüyorum, başım ağrıyor lan benim!’ diyecek kadar ileri giden atlar bile var. Var bunlar, boş değilim. Ama nallıyorum onları. Çünkü bir tatsızlık çıksın istemiyorum.” Bu satırların absürtlüğü bana hiç yabancı değil; çünkü o atlar zaten kafamın içinde. Kimi başımın sağ tarafında volta atıyor, kimi alın kemiğime park etmiş sigara içiyor. Arada biri, “Başım ağrıyor ulan benim!” diye bağırıyor, ben de kimin başı ağrıyor artık bilemiyorum. O kadar gürültü yapıyorlar ki dış sesleri duyamaz hale geldim; biri bana seslense bile atlardan önce sıra beklemesi lazım. Hatta geçen gün markette kasiyer bana bir şey sordu, ama ben sadece bir atın “kart mı, nakit mi?” diye kişnediğini hatırlıyorum. Başımın içi tam bir hipodrom: yarış var, kavga var, dedikodu var… ama varılan hiçbir yer yok. Sonuç olarak Belki Bir Gün Uçarız , bana yalnız olmadığımı hissettiren bir kitap oldu. İçimdeki tuhaflıkların, çelişkilerin, bastırılmış çığlıkların aslında başka ruhlarda da yankılandığını gördüm. Mizahıyla, kırılganlığıyla, en sıradan anları bile varoluşsal bir soruya dönüştüren diliyle Balboa bana kendimi okuttu. Ve evet, bu kitap tam anlamıyla “benim kafa kitap.” Okuyum diyeceğim de okumayın bu kitap artık benim :D

𝒩𝒶𝓉𝓊𝓇ℯ☽✍︎

Shakespeare burada aşkı bir duygudan çok, bilinçdışının rastlantısal oyunu olarak sunar. Rüya ile gerçek, arzuyla akıl arasındaki sınırlar silinir. Orman, bastırılmış arzuların sahnesidir; karakterler orada kim olduklarını unutur, tıpkı bizlerin arzular karşısında unuttuğu gibi. Belki de Shakespeare’in asıl sorusu şudur: Aşk mı bizi büyülüyor, yoksa biz mi kendi büyümüzün içinde kayboluyoruz? Bana kalırsa büyü aşktır; çünkü hiçbir gerçek, insanı bu kadar güzel kandıramaz.

𝒩𝒶𝓉𝓊𝓇ℯ☽✍︎

Felaketzedeler Evi’ni okurken, şizofreninin hayatı nasıl alt üst edebileceğini her cümlede hissettim. William Figueras’ın zihninde, hastalığın yarattığı kaos ve yalnızlık, kelimeler aracılığıyla öyle yoğun aktarılıyor ki, okurken adeta sarsılıyorsunuz. Sevdiği kadınla kurduğu bağ ve bu bağın sınırları, romanın kalbini oluşturan duygusal yoğunluğu yaratıyor. Kadınla olan ilişkisi ve sonrasındaki içsel mücadele, William’ın savruluşunu ve yazma ihtiyacını derinlemesine hissettiriyor; yazdığı şeylerin bir kısmını yok etmesi, yaşadığı içsel çalkantıyı sembolize ediyor. Askerlikle ve diğer sosyal bağlantılarla olan ilişkilerindeki kopukluklar, hem karakterin hem de hastalığın içsel yıkıcılığını gözler önüne seriyor. Rosales’in yazdıkları, sadece bir hikâye değil; zihnin kırılganlığını, çaresizliği ve insanın hayatta kalma mücadelesini anlatan bir çığlık. Kitabın beni en çok etkileyen yanlarından biri ise yazarın yazma inancı. “Sadece yazmak zorunda olduğum şeye yer var zihnimde. Umarım daha fazla yer açılır,” diyor Rosales. Bu cümle, hem William’ın hem de yazarın hayata tutunma çabasını, kayıplar ve zorluklar arasında bir umut kıvılcımı olarak gösteriyor. Her harfi, her cümlesiyle okuyucunun içini titreten bir duygu yoğunluğu var; okurken hem William’ı hem de onun içsel dünyasını adeta yaşamak mümkün. Felaketzedeler Evi, hastalık, yalnızlık, aşk ve yazma tutkusunun iç içe geçtiği, derin bir acı ve güzellik taşıyan bir roman. Rosales’in eserinde her satır, insan ruhunun kırılganlığına ve dirençsizliğine tanıklık ediyor, ve okurken sarsılmamak neredeyse imkânsız. Belki de bazı kitaplar okunmuyor, içimize bırakılıyor. Çünkü onların sayfalarında, çoktan yaşayıp susturduğumuz şeyler yeniden nefes alıyor..

𝒩𝒶𝓉𝓊𝓇ℯ☽✍︎

Kambur ’u okumak, bir insanın kendi ağırlığını fark etmesi gibi. Başta sırtında sadece bir eğrilik sanıyorsun; sonra o eğriliğin zamanla ruhuna da yerleştiğini anlıyorsun. Okudukça kamburun büyüyor, sözcüklerin içine siniyor. Sanki Şule Gürbüz bir aynayı değil, bir yara izini tutuyor önüne. Bazı kitaplar okunmaz; üzerimizden geçer, bizi kendi ritminde eğip büker. Kambur tam da öyle bir kitap. Okumakla bitmedi, içimde hala sürüyor. Belki ben onu bitirmedim, o beni bitirdi. Daha doğrusu, eğdi, büktü, hatırlattı; insanın sırtı kadar kırılgandır ruhu da. Ve şimdi, kitap bitti diyor. Ama ben hala aynı cümlede kamburumla birlikte eğiliyorum.

𝒩𝒶𝓉𝓊𝓇ℯ☽✍︎

Ah nasıl başlayayım ne yazayım :)) Kitaba başlayalı ne kadar oldu hiç bilmiyorum, incelemeyi paylaştığımda görürüm artık Hep biraz biraz okuyup araya başka kitaplar koydum, bitmesin diye Ama o gün geldi çattı , herşeyin bir sonu var :) Kitabı keşfetmeden önce diziyi izlemiştim. Aslında bu şekilde olması iyi olmuş; çünkü eğer önce kitabı okumuş olsaydım, muhtemelen diziyi izlemeyecektim. Çünkü neden bilmiyorum ama kitaptaki Joe’dan gıcık kaptım :/ Betimlemeler dizideki Joe’nun zekâsını, merhametini ve romantikliğini pek yansıtamamış. Pardon, sonlara doğru birkaç sayfada eh ufak ufak bir şeyler atılmış ama o kadar Joe Goldberg kitapta tam bir kadın ve seks düşkünü, takıntılı bir seri katil olarak öne sürülmüş. Ben onun dizideki o dahiyane numaralarını , samimiyetini, esprili ve sıcakkanlı yönünü alamadım. O yüzden dizide âşık olduğum, dilimden düşürmediğim adama, kitapta nefret ettim belki sorun bendedir, bilemicem :)) Yine de Caroline Kepnes Caroline Kepnes ’in yaptığı şey çok zekice: bizi Joe’nun zihninin içine kapatıyor. Onun düşüncelerini, takıntılarını ve kendi deliliğini nasıl meşrulaştırdığını görmek hem rahatsız edici hem büyüleyici. Okurken fark etmeden onun bakış açısına kayıyorsun; bir süre sonra kurbanı değil, Joe’yu anlamaya başlıyorsun. İşte o an, kitap seni ele geçirmiş oluyor. Belki de en ürkütücü olan şey, Joe’nun bazı cümlelerinde kendimizden bir parça bulmamız. Birini fazla sevmek, fazla merak etmek ya da fazla sahiplenmek; bunların hepsi bir noktada Joe’nun diline dönüşüyor. Kepnes, bu ince çizgiyi öyle ustaca kuruyor ki, aşkın mı yoksa deliliğin mi içindeyiz, anlamak zorlaşıyor. Dizi bunu romantize ederken, kitap daha çıplak ve acımasız bir yüz sunuyor. Joe’nun iç sesiyle baş başa kalmak, bazen bir suç ortağı gibi hissettiriyor insana(kurukafa emojisi) ; farkında olmadan onunla birlikte günaha batıyorsun (alev emojisi) “ You You ”, sadece bir stalker hikâyesi değil; izlerken kendi karanlığımızın en sessiz köşelerinde yankılandığımız bir labirent. Joe’nun deliliği, fark etmeden içinde kaybolduğumuz bir gölgeye dönüşüyor. Kısacası: Dizi → Saykoluğun içinde bile sevilebilecek bir adam. Kitap → Aynı saykoluğun tüm çıplak, rahatsız edici hâli. İkisini de sevdim ama farklı nedenlerle. Biri kalbime oynadı, diğeri bilinçaltıma. Dizi mi ? kitap mı ? diye, artık karar size kalmış :)) E bide cinema versiyonu geliyormuş sevenlerine duyurulur:)))

𝒩𝒶𝓉𝓊𝓇ℯ☽✍︎
Bir bulutun üzerine uzanmışım ; masmavi semada savruluyorum gezinti halindeyim; gözlerim kapalı sadece hava boşluğunu ve sessizliği hissediyorum.. ruhum özgür bedenimde değil , uçuyorum.. hayatımda hiç yaşamadığım, hissetmediğim bir ferahlama hissi.. Beni burdan almayın , n’olur .. Bırakın uçayım artık , bırakın da göğsümdeki o kilitli kafesteki kuş artık nefes alıp özgür kalsın .. Sonsuza , sonsuza kadar … 🕊️