“Fakat beklemek lazım… Uzun zaman!” (Ali, 2020, s.263)

İçimizdeki Şeytan
Sabahattin Ali'İsteyip istemedeğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticede aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması..'Bu romanında, toplumsal gündemin kişilikler üzerindeki baskısını ve güçsüz insanın 'kapana kısılmışlığını' gösteriyor Sabahattin Ali. Aydın geçinenlerin karanlığına, 'insanın içindeki şeytan'a keskin bir bakış.
Ne olurdu? Birbirimize birkaç sene sonra tesadüf etmiş olsaydık. O zaman hayatımız belki bambaşka bir şekil alırdı.
Sonra seni seviyorum... Neden sevdiğimi bilmeden seviyorum... Bu sevgiyi her gittiğim yere beraber götüreceğim...
Mesela herhangi bir gün müthiş bir iç sıkıntısı seni boğar. Hayat sana karanlık manasız gelir..
Haydi, ne duruyorsunuz! Gülün, sevinin ,hayat kadar tatlı şey var mı...
Unutmayın ki dünyadaki en korkunç şey ümidini kaybetmektir.
"bana en yakın olanlar dahil olmak üzere,bu herkes dedikleri şey beni üzmekten, hayatımı manasız bir hale sokmaktan başka ne yaptı?" Içimizdeki şeytan Kitabın tam ortalarındayım herşey normal gidiyor Sabahattin Ali fevkaladelik birşeyler yazmıştır diye düşünüyorum ama şuan anormal birşey yok. Okudunuzmu nasıl buldunuz etkileyici miydi
Hayat herhalde bir katakulli değildi. Ama neydi? Bu hayatın bir manası olmak icap ederdi. İnsan dünyaya sadece yemek, içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı! Daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı.
Kendimiz iyi olamıyoruz ve başkalarının iyiliğini küçük görmek için onlara reklamcı, hayır dua avcısı, hatta riyakâr diyoruz.
Ne kadar saklamak isterse istesin, bu hatıralar onun içerisini hâlâ dolduruyor... Halbuki ben unuttum bile... Hayır, unuttum diyemem, fakat üzerimde bir tesiri kalmamış...
Bazı kitaplar vardır; ilk sayfalarında sizi biraz yorar, sanki hikayenin içine girmekte zorlanırsınız. Kendinizi "Acaba devam etmesem mi?" diye düşünürken bulursunuz. İşte İçimizdeki Şeytan da tam olarak böyle başlıyor. İlk başlarda biraz sıkan, ağır ilerleyen o tempo, sayfalar çevrilip hikaye ortalara doğru geldikçe yerini bambaşka bir büyüye bırakıyor. Özellikle Ömer ve Macide arasındaki o derin, karmaşık ama bir o kadar da insanı sarıp sarmalayan bağ ortaya çıktığında, kitabın atmosferi tamamen değişiyor. Romanı okurken elinizde olmadan derin bir iç çekiyorsunuz. Diyorsunuz ki: "Biri çıksa da Ömer’in Macide için söylediklerini bana da dese..." Ya da hayal kuruyorsunuz; öyle biri çıksa karşıma, Ömer’in o ruhu eriten, kelimeleri adeta birer şiire dönüştüren diliyle ben de onunla konuşabilsem... Sabahattin Ali, aşkın en saf, en çelişkili ve en yalın halini öyle güzel yaşatıyor ki, karakterlerin hissettiği o yoğun duygular doğrudan sizin de içinize işliyor. Tabii roman sadece romantik bir aşk hikayesinden ibaret değil. Adından da anlaşılacağı gibi, insanın kendi içindeki o karanlık tarafla, zaaflarıyla, bahaneleriyle ve toplumsal maskeleriyle yüzleşmesini anlatıyor. Ömer'in içsel çatışmaları, Macide'nin dik duruşu ve çevrenin yozlaşmışlığı muazzam bir dengede aktarılmış. Kelimenin tam anlamıyla ortalara doğru o güzel, o içli aşkı buram buram yaşatmaya başlayan bir başyapıt. Sonunu tabii ki anlatmıyorum, spoiler’a girer! :) Ama kesinlikle okumanızı, o satırların arasında kendinizi kaybetmenizi şiddetle tavsiye ederim.
"İnsan dünyaya sadece yemek, içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı. Daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı."

