Kaderimiz hep kişiliğimizde, yani alışkanlıklarımızda, doğrularımızda ya da doğru bildiklerimizde gizlidir.

Avına av olan bir avcının hikâyesi... İnsanoğlu ilk çocukluk yıllarında yaşadıklarından çok etkilenir. Henüz tam ortaya çıkmamış bir heykel gibidir o; hayat da onu ince ince şekillendirmeye çalışan usta bir heykeltıraş... Alır eline keskiyi, usul usul oyar. Ama bazen keskiyi öyle bir savurur ki, bir parça kopuverir ve o parçayı bir daha kimse yerine koyamaz. Kendini hep dorukta görüyor ve asla aşağı düşmeyeceğini sanıyordu. Ama bir gün hayat elindeki keskiyi ona da savuruverdi ve onun da koptu yüreği... Oysa pek çok kadının gönlüne taht kurmuş bir kraldı o... Uzun süre ne kendi inandı tahttan indiğine, ne de kadınlar. Ama bir şeylerin değiştiğini yine de ilk hisseden kadınlar oldu; ona yıllarca köle gibi itaat eden kadınlar... Psikiyatrist Dr. Gülseren Budayıcıoğlu Kral Kaybederse romanında, doruklardan aşağı inmeyeceğini sanan bir avcının avına av olup yuvarlanışını, kendini sevilmeyeceğine inandırmış mutsuz bir kadının da trajik hayatı içinde avken nasıl avcı olduğunu anlatıyor.
Bir kadın için çekilecek acıların en büyüklerinden biri bu; bugüne kadar hiç sevilmediğini hissetmek...
Bu kitaplar da zaten insan ruhuna bir ışık tutabilmek amacıyla yazılıyor.
Hayat daha çocukluğumuzda başlıyor kaderimizi yazmaya.
Bir başkasını anlamak, bizi kendimize bir adım daha yaklaştırır; o hep kızdığımız, bir türlü beğenmediğimiz, kıyasıya suçladığımız, çoğu zaman hiç sahiplenmediğimiz, acımadığımız, merhamet etmediğimiz kendimize.
İnsanın başka birini anlaması da, anlatması da zordur.
Gözyaşları ruhuma çok iyi geliyor.
Yaptığımın biri doğruysa beşi yanlıştı.
Sevinçten ağlamak güzel oluyormuş. Hiç tatmadığım, değişik bir duygu!
Meğer bazen umut çok tehlikeli olabiliyormuş.
Şu ölümlü dünyada acı olmaz olur mu ama yalan dünya bu kadar güzel olmasa, hayat çekilir miydi?
Kendimle olan kavgam bitti.

