KifidiaKifidia
Geri

The Drama

Kristoffer Borgli
Yıl: 2026Süre: 105 min
TMDB6.9/ 10· 1.475 oy
Henüz puanlanmamış
1 paylaşım
Alıntı Ekle İnceleme Yaz

A happily-engaged couple is put to the test when an unexpected turn sends their wedding week off the rails.

Oyuncular

Bu filmi:1 kişi izledi
h̷i̷ç̷ ོ
h̷i̷ç̷ ོ

Aynı kitapların sayfalarında kaybolabilirsiniz. Aynı satırların altını çizebilirsiniz. Birbirinizin cümlelerini tamamlayabilirsiniz. Birlikte yaşayabilir, ortak bir geleceği hayal edebilirsiniz… Fakat bir insanı gerçek anlamda tanıyabilmeniz mümkün mü? Bizi tanımlayan şey nedir? Düşündüklerimiz mi yoksa eylemlerimiz mi? Hastalıkta, sağlıkta ve paranoyada.. The Drama... Düğününüze bir hafta kala partnerinize dair şüphe uyandıran bir gerçeği öğrenseydiniz, ne yapardınız? The Drama da tam olarak bu noktadan başlıyor sorularını sormaya. Yakın dönemin parlayan yönetmenlerinden Kristoffer Borgli, yeni filmi The Drama’da bu soruyu kucağımıza bırakıyor ve konfor alanlarımızın sınırlarını zorluyor.. Dışarıdan bakınca kusursuz gözüken Emma (Zendaya) ve Charlie (Robert Pattinson) çiftinin hikâyesini izliyoruz filmde. Son derece romantik bir tanışma anı, birbirini destekleyen ve tamamlayan bir çift dinamiği ve en nihayetinde gelen evlilik kararı… Konforlu bir romantik-komedi gibi başlıyor film. Ta ki çiftimizin düğünlerine bir hafta kala yakın arkadaşlarıyla çıktıkları akşam yemeğine dek. O sahnede masaya bir bomba gibi düşen “Şimdiye kadar yaptığın en kötü şey nedir?” sorusuna Emma’nın verdiği cevap, filmin atmosferini de tamamen değiştiriyor.. Bu noktadan itibaren film, güneş tutulması gibi aniden kararıyor ve izleyiciyi “ben şu an ne izliyorum?” sorusuyla baş başa bırakan bir belirsizliğe hapsediyor. Borgli sıçramalı kesmeler ve ani sahneler kullanarak seyircinin heyecanını korurken, aynı zamanda bu gerilimi absürt bir komediyle besliyor. Bu kurgu tercihi, karakterlerin zihinlerindeki sarsıntıyı ve gerçekliğin kırılganlığını gösteren sinematik bir dil. Emma’nın geçmişindeki karanlık ise sadece bir “sır” değil, charlie için Emma’nın tüm varoluşunu yeniden tanımlayan bir virüs. Başlangıçtaki o “tatlı çift” imajının aslında ne kadar ince bir buz tabakası üzerinde durduğunu bu sahnelerle fark ediyoruz. Aniden diğer karakterlerin kendi kötücül eylemlerini örtbas ettikleri, iç hesaplaşmalarını bir kenara bırakıp Emma’yı yargıladıkları bir akışın içerisinde buluyoruz kendimizi.. Karakterlerin arasındaki dinamik itiraftan sonra tam bir “kaçış” durumuna evriliyor. Charlie, sevdiği kadının artık tanıdığı kişi olmadığını hissederken, emma ise pişmanlık ve geçmişin yükü arasında eziliyor. Borgli’nin anlatımı bu süreçte “toplumsal bir infaz” provası gibi, özellikle rachel karakterinin sergilediği o ahlakçı ve yargılayıcı tavır, modern arkadaşlık gruplarındaki “kutsallık” maskesini düşürüyor. Kendi günahlarını küçümseyen ama emma’nınkini canavarlaştıran bu ikiyüzlülük, filmin ana hattı konumunda. Bu bölüm, bir ilişkinin temelinin dürüstlük mü yoksa karşılıklı bir “görmezden gelme” sözleşmesi mi olduğu sorusunu izleyicinin zihnine ekiyor. Borgli burada çok zekice bir tercih yaparak Emma’yı bir suçludan ziyade empati kurulması gereken bir kişi olarak konumluyor. Zira Emma, diğerlerinin aksine kötücül düşüncelerini eyleme geçirmek yerine, onlarla yüzleşmiş ve kendisini dönüştürebilmiş bir karakter. Fakat masanın karşı tarafındakiler gerçeği kabullenmek bir yana onu manipüle etmeye çalıştıkça asıl dramanın daha derinlerde yaşandığını fark ediyoruz.. Borgli bu sayede, soru dağına yeni bir katman çıkıyor: “Bizi tanımlayan şey nedir? Düşündüklerimiz mi yoksa eylemlerimiz mi?” Filmin çok önemli bir kısmında bu soruyu hem karakterlere hem de kendimize yöneltiyoruz.. Zira Emma gibi Charlie ile de benzer bir bağ kurmamız isteniyor. Film, “Böyle bir durumda ben olsam ne yapardım?” sorusunu düşürüyor aklımıza.. Emma’yı bir kenara bırakıp, Charlie’nin tepkilerini anlamlandırmaya çalışıyoruz bu sefer de. Evet, Charlie hâlâ partnerini seviyor, ama artık onu iyi tanıdığından emin değil. Emma’nın geçmişteki düşüncelerini anlamlandırmaya çalışsa da bir türlü olduramıyor. içinde yaşadığı gelgitleri bastırmaya çalışan Charlie ile birlikte bir paranoya trenine atlıyoruz bu katmanda.. Borgli bu karakteri Freudyen bir zemine de oturtuyor. Emma’nın itirafını öğrendikten sonra Charlie’nin bilinç.dışının ona ihanet ettiğini görüyoruz. Kafasında kurduğu imgeler ve “Ya geçmişte düşündüklerini eyleme geçirseydi…” paranoyası, Charlie’yi tükettikçe tüketiyor.. Onun aksine Emma, tüm bu kaosun içinde görece ölçülü kalmayı başaran tek kişi. Bu kontrast üzerinden yeni bir soru daha fırlatılıyor üzerimize: “Eğer Emma’yı düşünceleri üzerinden yargılıyorsak, bu kimin bilinç.dışını gösterir? Emma’nın mı, yoksa onu yargılayanların mı?” Bu koca psikolojik labirentin etrafınıysa günümüz ilişkilerinin dinamikleriyle sarıyor Borgli. Düğünlerin performatif bir eylem olduğu eleştirisinden tutun da bu çağın iletişim problemlerine kadar birçok şeyi sorgulatıyor. Bireyin kamusal imajı ile saklı gerçekliği arasındaki uçurumu bu kez bir “evlilik dramı” kılıfında sunuyor. Filmi izlerken, sadece karakterlerin ahlaki ikilemleriyle değil, aynı zamanda toplumun “kabul edilemez” bulduğu geçmiş travmalarla nasıl yüzleştiği (ya da yüzleşemediği) sorusuyla da baş başa kalıyoruz. Fakat tüm bu katmanlı yapıya rağmen asla iç karartan, boğucu bir film izlemiyorsunuz. Bilakis bizi bu “gıcık edici” sorularla baş başa bırakırken, dozunda kara mizahıyla gülmemize de vesile oluyor.. Borgli, emma’nın geçmişini flashback’lerle yavaş yavaş açarken, seyirciyi de charlie gibi “yargıç” konumuna sokuyor. Ancak burada bir tuzak var: yönetmen, emma’nın yaptıklarını savunmuyor ama charlie’nin ve toplumun bu bilgiyle ne kadar beceriksizce başa çıktığını ifşa ediyor. Bu noktada “dürüstlük her zaman en iyi politika mıdır?” sorusu, filmin ilerleyen bölümlerinde daha da vahşi bir hal alacak olan o toplumsal eleştirinin fitilini ateşleyen konumda. Filmin adı olan “the drama” ise bir tür yanıltmaca değil, aksine hayatın kendisinin ne kadar trajikomik bir tiyatroya dönüşebileceğinin en dürüst ifadesi.. Robert pattinson, charlie rolünde kariyerinin en iyi performanslarından birini veriyor. Karakterin nevrotik ve huzursuz anlarını her an hissediyoruz. Pattinson’ın charlie’si, başlangıçta o bildik ingiliz nezaketiyle hareket etse de, içindeki stalker enerjisini ve kontrolcü yanını saklayamıyor. Bir kahve dükkanında emma ile tanışmak için çevirdiği o küçük ama sinsi yalan, karakterin aslında göründüğü kadar “saf” olmadığını en baştan göstermekte. Battinson, charlie’nin rasyonalize etmeye çalıştığı deliliğini harika bir şekilde canlandırırken; her bir göz kırpışı, kekelemesi ve titrek gülüşüyle aslında sevdiği kadını değil, kendi güvenli dünyasını korumaya çalışan korkak bir adamın portresini çiziyor. Charlie’nin film ilerledikçe yaşadığı o yavaş çekim yıkım, adeta fiziksel bir bozulma gibi.. Zendaya ise emma karakterinde, izleyicinin empati kurmakta en çok zorlanacağı ama gözlerini de ondan ayıramayacağı bir “bilmece” gibi. Emma, hem pişmanlık duyan bir kurban hem de geçmişinin gölgeleriyle yaşayan ürkütücü bir figür. Zendaya, emma’nın sessizliğinde ve donuk bakışlarında öyle bir ağırlık taşıyor ki, onun “normal” görünme çabasının altındaki o devasa çatlağı hissedebiliyorsunuz. özellikle charlie’nin zihninde canlanan o “bozulmuş emma” imgeleri ile gerçekteki kırılgan emma arasındaki farkı sadece minik yüz hareketleriyle verebilmesi, onun oyunculuk menzilinin ne kadar genişlediğini kanıtlar nitelikte.. ikilinin arasındaki kimya, filmin temelini oluşturan en önemli unsur. Başlangıçtaki “geek” ortak dilleri ve fiziksel uyumları, sırlar açığa çıktıktan sonra yerini klostrofobik bir gerilime bırakıyor. Pattinson ve zendaya’nın karakterlerinin içinde bulunduğu “absürt çıkmazı” gerçekçi bir yerden yakalayabilmesi ise mükemmel. Charlie’nin emma’ya olan aşkının, bir tür “kurtarıcı” kompleksinden mi yoksa gerçek bir bağdan mı kaynaklandığını sorguladığımız her anda, oyuncuların performansı bu belirsizliği körüklüyor. Emma’nın “ben sadece çirkin biriydim.” savunması karşısında charlie’nin takındığı o “akıl veren erkek” tavrı, pattinson’ın karakterine duyulan antipatiyi de ustalıkla yönetiyor.. Yan rollerdeki karakterler başrol ikilisini çevreleyen toplumsal ayna görevindeler. Bu dörtlü arasındaki yemek sahneleri ve tartışmalar ise oyuncuların paslaşmalarıyla adeta bir oda tiyatrosu gerginliğinde. özellikle haim’in, emma’nın itirafına verdiği o orantısız ve hiyerarşik tepki, filmin toplumsal hiyerarşi eleştirisini oyuncu üzerinden somutlaştırmakta. Film bir “evliliğin anatomisini” değil, bir “yıkımın anatomisini” işlerken her karede, her ses efektinde ve her kurgu hamlesinde, izleyiciye bir felaketin yaklaşmakta olduğu hissi veriliyor. Bir düğün, doğası gereği iki insanın geçmişini silip yepyeni bir gelecek vadetmesi beklenen bir “arınma” törenidir. Ancak the drama’da bu tören; tüm sırların, öfkelerin ve ikiyüzlülüklerin havada uçuştuğu bir savaş alanına dönüşüyor. Charlie’nin yazdığı o “içten” damat konuşması aslında ne kadar büyük bir yalanın ve kabullenememenin üzerine inşa edildiğini gösteren trajikomik bir metne dönüşüyor. Borgli, toplumsal ritüellerin nasıl birer “inkâr mekanizması” olduğunu bu sahnelerle mükemmel bir şekilde teşhir ediyor.. Borgli, türlerin sınırlarını öyle bir esnetiyor ki, romantik komedi ile gerilim arasında bir köprü dahi kuruluyor. Bu stilistik kararsızlık aslında filmin en büyük gücü; çünkü hayatın kendisi de, özellikle büyük bir sır açığa çıktığında, tam olarak böyle darmadağın hissedilir. Filmin sonu, tüm bu karanlığa rağmen şaşırtıcı derecede “tatlı” ve melankolik. Borgli, aşıkları içine attığı bu “hipotetik tuzak”tan onları tamamen kurtarmıyor; aksine, bu tuzağın içinde birlikte kalmanın, her şeye rağmen “romantik” bir yanı olduğunu kabul ediyor. Bu, filmin sunduğu en acımasız ve aynı zamanda en insancıl gerçek.. The Drama hem karakterlerin yaşadığı o içsel fırtınayı hem de dış dünyayla olan o bitmek bilmeyen çatışmalarını temsil ediyor.. The Drama’yı sadece bir film olarak değil, hikâyenin parçası olduğumuz bir deneyim olarak da değerlendirmemiz gerekiyor. Zira filmde seyircinin de önemli bir rolü var. Hayata bakış açınız, hikâyeyle kurduğunuz bağı doğrudan etkiliyor.. Borgli, kendimize dönüp sormamız gereken bir soru bırakıyor: “benim sevgilim, hayat arkadaşım bana en kötü sırrını anlatsaydı, ben o masada kalmaya devam edebilir miydim?” film, bu soruya verilen cevabın doğruluğuyla değil, sorunun kendisinin yarattığı o muazzam sarsıntıyla ilgileniyor ve emma’nın dediği gibi, belki de hepimiz biraz “çirkiniz” ve sadece birinin bu çirkinliğe rağmen bizi görmesini bekliyoruz.. Kendinizi filmin eleştirdiği şeyleri savunurken de bulabilirsiniz, karakterlerle bağ da kurabilirsiniz veya bir sahneye güldüğünüz için kendinizden rahatsız da olabilirsiniz.. Letterboxd'da yılın en çok beklenen filmleri listesine 4. sıradan girmiş bir film.. The Drama: Hastalıkta, sağlıkta ve paranoyada.. 2026 Romantik Komedi

Reklam