İnsan, öleceğini bilen tek canlıdır. Belki de onu diğer bütün canlılardan ayıran en ağır bilgi budur. Ne var ki bu bilgi, çoğu zaman hayatını yönlendiren bir gerçek olmaktan çok, zihninin arka raflarına kaldırdığı sessiz bir hatırlatmadır. İnsan ölümün kaçınılmaz olduğunu bilir; fakat günlük yaşamını sanki zaman hiç tükenmeyecekmiş gibi sürdürür. 

 

Asıl soru da burada başlar: Ömrünün sınırlı olduğunu bilen bir varlık, neden sonsuzmuş gibi yaşamayı seçer? Bunun ilk nedeni, alışkanlıktır. İnsan her sabah uyandığında ertesi günün de geleceğini varsayar. Planlar yapar, hayaller kurar, kırgınlıklarını erteler, sevgisini söylemeyi geciktirir. Zamanın hep önünde uzanan bir yol olduğunu düşünür. Oysa hayat, uzunluğu belli olmayan bir cümledir; noktasının nerede konacağını kimse bilmez. Bir başka neden ise ölümün insana uzak görünmesidir. Başkalarının vedalarını görürüz ama kendi vedamızın da bir gün geleceğini gerçekten hissederek yaşamayız. Ölüm, başkalarının başına gelen bir haber gibi algılanır. Bu yüzden yapılması gerekenler ertelenir, söylenmesi gereken sözler bir sonraki güne bırakılır. 

 

İnsan, kesin olanı değil, ihtimal gibi görüneni yaşamayı tercih eder. Ancak sonsuz yaşayacakmış gibi davranmanın yalnızca olumsuz bir yanı yoktur. Eğer insan her an ölüm düşüncesiyle yaşasaydı, belki de umut edemez, üretemez ve geleceğe dair hiçbir adım atamazdı. Bir çocuk yetiştirmek, bir kitap yazmak, bir ağaç dikmek ya da yıllar sürecek bir emek vermek, yarına duyulan güvenle mümkündür. Bu yönüyle insanın geleceğe inanması, yaşamı sürdüren sessiz bir güçtür. Sorun, bu inancın ölçüsünü kaybettiği yerde başlar. Yarın varmış gibi plan yapmak ile bugünü yok saymak aynı şey değildir. Nice dostluklar bir özür geciktiği için sona erer, nice hayaller "bir gün başlarım" düşüncesiyle hiç başlamadan biter. 

 

Zamanın en büyük yanılsaması, onun bol olduğuna inanmaktır. Oysa insanın sahip olduğu tek kesin zaman, içinde bulunduğu andır. Belki de ölümün bize verdiği en büyük ders korku değil, ölçüdür. Çünkü ömrün sınırlı olduğunu bilmek, her anı telaşla tüketmek için değil; her ana değer katmak için bir çağrıdır. Gerçek bilgelik, ölümü beklemek değil; onun varlığını unutmadan yaşamayı öğrenmektir. Sonuç olarak insan, ölümlü olduğunu bildiği hâlde sonsuz yaşayacakmış gibi davranır; çünkü umut, hayatın doğasında vardır. Fakat umut, ertelemeye dönüştüğünde ömür sessizce eksilir. Belki de hayatın anlamı, daha çok yıla sahip olmakta değil; sahip olduğumuz günlerin farkına varmaktadır. Çünkü insanı ölümsüz kılan, uzun yaşaması değil; sınırlı bir ömrün içine anlam sığdırabilmesidir.