Her çağ kendi sesini üretir; fakat yalnızca bazı sesler yüzyılları aşmayı başarır. Klasik eserler de böyledir. Onlar, yalnızca yazıldıkları dönemin değil, insanlığın ortak hafızasının bir parçasıdır. Aradan geçen onlarca, hatta yüzlerce yıla rağmen hâlâ okunmaları bir tesadüf değildir. Çünkü klasikler zamana değil, insanın değişmeyen tarafına seslenir.


Teknoloji değişir, şehirler büyür, alışkanlıklar dönüşür; fakat insanın korkuları, umutları, sevgisi, yalnızlığı ve adalet arayışı aynı özle yaşamaya devam eder. 

 

Bu nedenle yüzyıllar önce kaleme alınmış bir romanın kahramanı, bugünün insanına yabancı gelmez. Kıyafetler değişmiştir, sokaklar değişmiştir; fakat kalbin dili büyük ölçüde aynı kalmıştır. Klasik eserleri değerli kılan yalnızca anlattıkları değildir; anlatış biçimleridir. Onlar okuruna hazır hükümler sunmaz, sorular bırakır. İyi ile kötünün, doğru ile yanlışın arasındaki ince çizgiyi gösterir. Bir karakteri yargılamadan önce onu anlamaya davet eder. Böylece okur yalnızca bir hikâye okumaz; kendi vicdanıyla da karşılaşır. Ne var ki klasik eserler çoğu zaman "zor" ya da "eski" oldukları gerekçesiyle önyargıyla karşılanır. Oysa onları zorlaştıran dil değil, derinlikleridir. Hızlı tüketmeye alışmış bir çağ için sabır isteyen her metin zor görünür. Fakat klasikler, aceleyle okunacak kitaplar değildir. Onlar, her sayfasında okurundan dikkat, düşünce ve zaman isteyen uzun sohbetler gibidir.


Bir klasik kitabı ikinci kez okuyan kişi, çoğu zaman aynı kitabı değil, değişmiş olan kendisini keşfeder. Çünkü büyük eserler yalnızca satırlarında değil, okurun hayatında da yeniden yazılır. Yirmi yaşında okunan bir romanla kırk yaşında okunan aynı romanın farklı hissettirmesi, kitabın değil insanın dönüşümünden kaynaklanır. İşte klasiklerin gerçek gücü de burada saklıdır: Değişmeden kalırken, her okurla yeniden konuşabilmeleri


Klasikler aynı zamanda kültürler arasında kurulan sessiz köprülerdir. Farklı coğrafyalarda, farklı dillerde yazılmış olmalarına rağmen insanın ortak kaderini anlatırlar. Bu yüzden bir Rus yazarın satırlarında kendi yalnızlığımızı, bir Fransız romancının karakterinde kendi çelişkilerimizi ya da yüzyıllar önce yaşamış bir düşünürün sorularında bugünün kaygılarını bulabiliriz. Büyük edebiyatın milliyeti vardır; fakat hakikati evrenseldir. Sonuç olarak klasik eserler, geçmişin tozlu raflarında u

nutulmuş kitaplar değildir. Onlar, insanı insana anlatmaya devam eden canlı metinlerdir. Bir toplumun kültürel zenginliği yalnızca yeni eserler üretebilmesiyle değil, büyük eserlerle konuşmayı sürdürebilmesiyle de ölçülür.

 

 Klasikler bize sadece nereden geldiğimizi göstermez; aynı zamanda nereye gidersek gidelim içimizde taşıyacağımız insanı da hatırlatır. Bu yüzden gerçek klasikler okunup bitmez; her yeni okuyuşta yeniden başlar.