İnsan aklının en büyük çelişkilerinden biri, gerçeği aradığını söyleyip çoğu zaman ondan kaçmasıdır. Tarih boyunca hakikatin peşinden giden düşünürler övülmüş, dürüstlük erdem kabul edilmiş ve gerçeğin özgürleştirici olduğu söylenmiştir. Ancak günlük hayata bakıldığında insanların tercih ettiği şeyin çoğu zaman gerçek değil, kendilerini rahat hissettiren anlatılar olduğu görülür.
Bir insanın yanılgılarını yüzüne vurmak çoğu zaman onu ikna etmez; aksine savunmaya geçirir. Çünkü gerçek, her zaman konforlu değildir. İnsan, dünyayı olduğu gibi görmekten çok, görmek istediği gibi yorumlamaya eğilimlidir. Bu nedenle hoşumuza giden sözleri kolay kabul ederken, bizi rahatsız eden gerçekleri sorgulamaya çalışırız.
Toplumların da bireylerden farklı davrandığı söylenemez. Tarihin birçok döneminde insanlar, karmaşık gerçeklerden ziyade basit ve rahatlatıcı açıklamaların peşinden gitmiştir. Çünkü gerçek çoğu zaman emek ister; araştırmayı, şüphe etmeyi ve bazen de kendi hatalarıyla yüzleşmeyi gerektirir. Oysa güzel bir yalan, sorgulanmadan kabul edilebilir. Bu durum insanın kötü olduğu anlamına gelmez. Aksine, insan psikolojisinin doğal bir sonucudur. Her birey kendi inançlarını, değerlerini ve benliğini korumaya çalışır. Ancak sorun şu noktada başlar: Rahatlatıcı yalanlar, gerçeğin yerini aldığında gelişim durur. Çünkü insan ancak eksiklerini gördüğünde kendisini değiştirebilir.
Bir öğrenci başarısızlığının nedenini sürekli dış etkenlere bağladığında rahatlar; fakat gelişemez. Bir toplum tüm sorunlarının sorumluluğunu başkalarına yüklediğinde geçici bir huzur bulur; fakat çözüm üretemez. Gerçek acı verebilir, ancak ilerlemenin bedeli çoğu zaman bu rahatsızlıktır. Sonuç olarak insanlar çoğu zaman gerçeği sevdiklerini söyleseler de, tercihleri her zaman bu yönde olmaz. Hakikat alkıştan çok cesaret ister. Çünkü insanın en zor savaşı başkalarıyla değil, kendi hoşuna giden yanılgılarıyla yaptığı savaştır. Gerçeğe yaklaşmak, bilmediğini kabul etmekle başlar; bu da çoğu insanın sandığından daha büyük bir cesaret gerektirir.


