İnsan, doğduğu andan itibaren anlaşılmayı bekleyen bir varlıktır. İlk ağlayışı bir ihtiyaç, ilk gülümseyişi bir bağ kurma çabasıdır. Hayat ilerledikçe kelimeler çoğalır; fakat garip bir biçimde anlaşılmak her zaman kolaylaşmaz. Bazen en uzun konuşmalar bile bir sessizlik kadar boş kalırken, bazen tek bir bakış sayfalar dolusu cümleden daha fazla şey anlatır. İşte bu çelişki önemli bir soruyu doğurur: İnsan gerçekten kendisini anlatabildiği kadar mı vardır? Anlatmak, yalnızca konuşmak değildir. İnsan bir şiirle, bir resimle, bir suskunlukla ya da bir fedakârlıkla da kendisini ifade edebilir. Fakat hangi yolu seçerse seçsin, içinde daima dile dökülemeyen bir alan kalır. Çünkü insanın yaşadığı her duygu, kelimelerin taşıyabileceğinden daha geniştir. Bir annenin evladına duyduğu sevgi, bir göçmenin geride bıraktığı ev özlemi ya da yıllarca taşınan bir pişmanlık… Bunların hiçbiri bütünüyle cümlelere sığmaz. Dil, çoğu zaman ruhun tamamını değil, yalnızca kıyısını gösterebilir.
Belki de bu yüzden insanlar en çok anlaşılamamaktan değil, eksik anlaşılmaktan yorulur. Bir cümle kurarlar; fakat o cümle, karşı tarafta bambaşka bir anlam kazanır. İyi niyet yanlış yorumlanır, sessizlik kibir sanılır, yorgunluk ilgisizlikle karıştırılır. İnsan, kendisini anlatmaya çalışırken bazen kendi gerçeğini bile kaybetmeye başlar. Çünkü sürekli açıklama yapmak zorunda kalan bir ruh, bir süre sonra gerçekten ne hissettiğini de sorgular. Öte yandan insanın varlığı yalnızca başkalarının onu anlamasına bağlı değildir. Tarihte birçok düşünür, sanatçı ve bilim insanı yaşadığı çağda anlaşılmamış; fakat zaman onların söylediklerini görünür kılmıştır. Bu durum, hakikatin alkışla ölçülemeyeceğini gösterir. Bir düşüncenin değeri, onu kaç kişinin onayladığıyla değil, ne kadar sahici olduğuyla belirlenir.
Asıl tehlike ise insanın başkaları tarafından kabul edilmek uğruna kendi sesini değiştirmesidir.
Toplumun hoşuna gidecek cümleler kurarken, içindeki hakikati susturmaya başladığında artık anlatan kişi kendisi değildir. O, yalnızca beklenen rolü oynayan bir gölgedir. İnsan bazen anlaşılmak uğruna kendisini kaybeder; oysa gerçek varoluş, herkes tarafından kabul görmekten değil, kendi vicdanına yabancılaşmamaktan geçer. Belki de insanın en büyük yalnızlığı, konuşacak kimse bulamaması değildir. Asıl yalnızlık, kelimelerinin kendi kalbine bile ulaşamadığı andır. Çünkü insan önce kendisini duymalıdır. Kendi iç sesine yabancılaşan biri, dünyanın bütün kulakları onu dinlese bile anlaşılmış sayılmaz.
Sonuç olarak insan, kendisini anlatabildiği kadar değil; kendisine sadık kalabildiği kadar vardır. Kelimeler varlığımızı görünür kılar, fakat onu bütünüyle taşıyamaz. İnsan bazen eksik cümlelerle, bazen uzun sessizliklerle yaşar. Geride kalan ise söylenemeyenlerin ağırlığı değil, o söylenemeyenlere rağmen hakikatten vazgeçmeyen bir hayatın izidir. Belki de insanın gerçek sesi, dudaklarından çıkan cümlelerde değil; yaşarken kurduğu anlamda saklıdır.


