İnsan, sanıldığı gibi yalnızca bir kez doğmaz. İlk nefes, bedenin dünyaya gelişidir; fakat ruhun doğumu çoğu zaman yıllar sonra gerçekleşir. Bir hayal kırıklığının ardından, uzun bir gecenin sonunda ya da kimsenin duymadığı bir iç çekişin içinde yeniden doğar insan.
Çocukken hayatı düz bir yol sanırız. Çalışırsak başaracağımıza, seversek sevileceğimize, iyi olursak iyilik bulacağımıza inanırız. Sonra büyürüz. Yolun dümdüz olmadığını, bazen en çok emek verenin yorulduğunu, en çok sevenin yalnız kaldığını görürüz. İşte tam o anlarda insanın içindeki bazı inançlar sessizce ölür.


Fakat hayatın en büyük sırrı da burada saklıdır. Kırılan her şey yok olmaz. Bazı şeyler kırılarak dönüşür. Bir ağacın meyve verebilmesi için önce çiçeğini kaybetmesi gerekir. Gecenin sabaha dönüşebilmesi için karanlığın en yoğun hâlini yaşaması gerekir. İnsan da böyledir. Kaybettiklerinden sonra eksilmez yalnızca; bazen ilk kez kendini tanımaya başlar.


Belki de olgunluk, her şeye rağmen umut edebilmektir. Dünyanın bütün kusurlarını görüp yine de güzelliğe inanabilmektir. Çünkü umut, şartlar iyi olduğu için değil; insanın ruhu karanlığa teslim olmayı reddettiği için vardır.


Bugün dönüp geçmişimize baktığımızda, bizi en çok değiştiren günlerin en mutlu günler olmadığını fark ederiz. En çok canımızın yandığı günlerdir bizi şekillendiren. O günlerde fark etmesek de içimizde yeni bir insanın temelleri atılır. Ve yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda, "İyi ki geçmiş," deriz. Çünkü bizi biz yapan şey, yalnızca kazandıklarımız değil; ayakta kalmayı öğrendiğimiz kayıplarımızdır.


Belki de insanın gerçek hikâyesi başarılarında değil, vazgeçmemeyi seçtiği anlarda yazılır. Çünkü yeniden başlamak, her zaman yeni bir yol bulmak değildir. Bazen aynı yolda, biraz daha bilgeleşmiş bir kalple yürümeye devam etmektir. Ve bunu başarabilenler bilir ki; hayat, düşmemekle değil, her düşüşten sonra ayağa kalkabilmekle güzeldir.