İnsanlık, yok oluşun eşiğinde son umudunu Kurtuluş'a emanet etti. Ama Kurtuluş yalnızca bir gemi değildi; insanlığın korkularını, suçlarını ve vazgeçemediklerini de taşıyordu. Her yolcu, geride bıraktığı dünyanın bir parçasını içinde saklıyor; bazıları ise o dünyanın hatalarını da beraberinde getiriyordu. Çünkü insan geçmişini geride bırakabilirdi, fakat ondan bütünüyle arınamazdı. Yeni bir dünya umuduyla ulaşılan Gündoğan, boş değildi. Orada, evreni mutlak düzen yasalarıyla açıklayan bir uygarlık vardı. Onlar için insanlık bir düşman değil, düzeltilmesi gereken bir sapmaydı. Savaş ilan etmezlerdi. Karar vermezlerdi. Yalnızca sürecin tamamlandığını bildirirlerdi. Kurtuluş ile Argenliler arasında başlayan çatışma, silahların ötesinde bir mücadeleydi. Bu, iki uygarlığın değil; iki varoluş anlayışının çarpışmasıydı. Özgür irade ile zorunluluk, merhamet ile süreklilik karşı karşıya gelmişti. Bir ilk temas, bir yanlış anlama ve açılan bir çatlak… Ve o çatlağın içinde tek bir soru yankılanıyordu: İnsan kalmak mı, yalnızca varlığını sürdürmek mi? Gündoğan, yazgı gibi sunulan bir sonun gerçekten değiştirilemez olup olmadığını sorguluyor. Ve bu sorgulamanın bedeli, bir uygarlığın kaderi olabilir.