Artık sadece kaçmak istiyordu. Ayakları birbirine dolanıyor, sanki yerdeki çürümüş halıların lifleri birer el olup ceketinden tutup onu aşağı çekmeye çalışıyordu. Kendini dışarıya, Çoruh’un hırçın ve kurtarıcı rüzgârına attığında, ciğerlerine dolan o keskin soğuk hava, cennet havası gibi geldi ona. Atına atlayıp vadiye doğru dörtnala uzaklaşırken sanki görünmez bir güç, başını zorla geriye çeviriyordu. Atının üzerinde sarsılarak geriye baktığında, az önce içinden kaçtığı o simsiyah iskeletin, sislerin arasında devasa bir tabut gibi sessizliğe gömüldüğünü gördü. Ter içinde kalmıştı korkudan. Sarsılıyor, atın dizginlerini zor tutuyordu. Etraf kapkaranlıktı. Ne yol vardı ne iz. Ne o görüyordu ne de atı. Bir kaya parçasına çarpıp Çoruh Nehri’ne yuvarlandılar. Günlerce aradılar atıyla onu. En sonunda cenazesini o gizemli evin 5 km uzağında, nehrin kuzeybatısında buldular. Atı yaralanmasına rağmen başında bitkin bir biçimde bekliyordu. Sağ ayağı kırılmış, şişmiş ve kan içinde kalmıştı. Çok geçmeden atı da öldü. Onu da Gezgin’in yanına gömdüler.