Bursa'nın Çekirge yamacında, kubbesi kararmış, kapısı yıllardır çalınmamış bir hamam vardır: Lâl Hamamı. Herkes onu ölü sanır. Ama içeri giren tek bir yanlışla karşılaşır: içerisi, bir beden kadar sıcaktır. Fayın derininde uyuyan bir şey vardır; onu üç yüz yıldır taştan bir kandil uyutur. O kandilin yakıtı odun değildir: sırttır. Her kuşakta bir külhancı göbektaşına sırtını verir; ova ısınır, kuyular dolar, bir ömür daha mühlet kazanılır. Bedeli, ödeyenin adının unutulmasıdır. Külhanda, deri kaplı bir defter, kırk göbektir süren bu emanetin satırlarını saklar: her satır bir isim, her isim bir ömür. Lâl Hamamı, o defterin son üç satırının hikâyesidir: kırk birinci, kırk ikinci ve kırk üçüncü sırtın. Taşın hafızasını ve ısınmanın görünmeyen bedelini anlatan bu Anadolu gotiğinde üç kadın, üç kuşak, aynı taşın üzerinde aynı soruyla yüzleşir: devraldığın yükü tutmak mı, bırakmak mı? Cesaretiniz varsa, sırtınızı taşa verin. Yalnız, bir şeyi baştan bilin: bu hikâye bittiğinde nabzınızı sayacaksınız. "İnsan, ısındığı ateşin ne yaktığını sormaz."