İlk önce yol bitti. Geriye, ufka kadar uzanan, yerin on binlerce yıl evvelki öfkesiyle araziye yayılmış karataşlardan ve aralarından dipdiri bir azimle gökyüzüne uzanan otlardan başka bir şey kalmadı. Fakat biraz sonra, bu çetin arazide ufkun ötesine kadar uzanan ince iki çizgi belirdi. Önceki asırdaki bir nisan ayının güneşli bir günüydü. Havada, gökyüzünün tamamına bulaşmış gibi bir yeşimsi mavilik dalgalanıyordu. Ufkun ötesine uzanan çizgilerin, yolun kalan kısmı olduğunu anlamam uzun sürmedi. O gece ufkun ötesinde ne olduğunu da ömrümde ilk defa görecektim: yıldızlar! Ben, hayretle gök kubbeyi seyrederken, ölümsüzlük arayan Gılgamış ile Allah’ı arayan İbrahim (a.s.), elinde kılıcıyla dünyanın sonunu arayan İskender ile güneşin doğduğunu görmeyi uman Şehrazad’ın, dünyanın bu bölgesindeki bu aynı resme baktıklarını ve bir zaman aynı hayreti duyduklarını hayal ettim. O an kendimi müthiş bir hikâyenin içinde hissettim. Bu anı yaşadıktan sonra, ufkun ötesine uzanan o iki soluk çizgiyi geriye doğru takip edip kasabaya, şehre, zaman zaman memlekete dönecektim ve hiç kimse benim ufkun ve şafağın ötesindeki bir masal diyarından döndüğümü bilmeyecekti.