Bülbülün çilesi, yanmakmış güle Ömürler geçiyor, ağlaya güle, Yolcuyuz cümlemiz, hep o meçhule İçelim a dostlar, sermest olalım İçelim a dostlar, neşe dolalım

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku
İlhami Algör“Her şeyin iyi gittiğini nerden çıkarıyorsun?” dedi. “Herif rüzgârı kendinden menkul uçurtmanın teki. Ara sıra telleri takılır gibi kadına geliyor gece yarsı.” “Fakat Müzeyyen, bu derin bir tutku,” dedim. Tırsmaya başlamıştım. Haklı olabilirdi. “Evet, biraz sapık ve tek taraflı bir tutku,” dedi, arkasını dönüp gitti. Hikâyeye göre adam, kadını çok seviyor, sevdikçe ruhu büyüyor, eve sığmıyor... Bülbülün çilesi, yazarın zulası... inceden sarma bir sigara, inceden bir bardak... Jak Danyel isimli bir şişe, Hicran isimli bir yara, tuhaf isimli bir roman. Kafamız iyi, açmayın kapağı, biz böyle iyiyiz. İlhami Algör, alelacayip aşkların ve oyunbazlığın, hüzünlü dolambaçların yazar›. Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, İtalyan Yokuşu’ndan aşağı, rüzgâra asılıp Tophane’ye inen roman. Avaramu!
Bugün yine gönlümün bahçesinde gezindim.
Yılanbalığı yılan mıdır, yoksa balık mıdır?
Sardığım tütün değildi, kâğıt da değildi. Kendimi, kendimle sarıyor, sarmalıyordum. Garip bir hafiflik gelmişti üstüme.
Uzaklaşan şeylerin gözden yitişini görmemek için, gözlerimizi başka yöne çevirsek bile, yine de ne bok yemeye bir taraflarımızla geyik gibi bakardık?
Ya sevmenin kendisini ya da seven hali ile kendini seviyor.
Ses tonlamalarına takılırdım. Sesler her şeyi söylerdi.
Her konunun kendine göre bir kum saati, vadesi vardı.
Dağıtmazsam, toparlayamazdım.
Hayatımız müzikaldi ya da bana öyle geliyordu.
Dünya bir dert hanesiyse, ben çilemi doldurmuşum, bir mektepse eğer hayat, ıstırapla okumuşum.
Bana her şey seni hatırlatıyor.

