Şu an incelemesini okuyacağınız kitap gerçekten çok değerli; çünkü içinde yaşanmışlık var. Hem de tüm acısıyla… Bu kitapta, 1941 doğumlu Ayşe Şasa’nın hayatını bizzat kendisinden dinliyoruz. Hristiyan ve Yahudi mürebbiyelerin elinde, anne baba sevgisinden yoksun ve kendi kültüründen çok uzak bir şekilde büyüyor Ayşe Hanım. Küçüklükten itibaren -sözde- kaliteli mürebbiyeler tarafından eğitiliyor olsa da, bu eğitim yanlış pedagojik yaklaşımlarla şekilleniyor. Bu da zamanla etkisini göstermeye başlıyor ve yavaş yavaş psikolojik rahatsızlıklar benliğine yerleşiyor. Büyük bir kültürel yozlaşmanın resmi oluyor bu kitap. Yanlış batılılaşmayı, modernize altındaki çirkinlikleri göz önüne seriyor. Düşünün; anne babasının değil, mürebbiyesinin dili olan Almanca’yı öğreniyor ilkin. Daha sonra Türkçeyi öğrenmekte zorlanması da oldukça üzücü bir ayrıntıydı. Yine düşünün ki, Allah yerine “Gott” öğretiliyor ve din eğitimi adı altında daha küçük yaşlardan itibaren kiliselere götürülüyor. Tamamen mürebbiyelere teslim edilmiş; yetim ve öksüz olmadan yetim ve öksüz kalan bir çocuk… Küçüklüğünden beri –özellikle lise yıllarında– ciddi bir kimlik arayışı ve bir fikre tutunma çabası içinde. Bulduğu fikirlere tutkuyla sarılıyor; ama aradığını bulamayınca nevrozları sıklaşıyor. Nihayetinde, otuz yaşına geldiğinde La Paix Hastanesi’ne yatışı başlıyor. İlginç olan, 16 yaşındayken bu hastane için “Bir gün hakikati bulmama vesile olacaksa, buradan geçmeye razıyım.” demiş olması… Bu ifade bana iki düşünceyi getirdi: İlki, dua niyetiyle söylemesek bile ağzımızdan çıkan sözlere dikkat etmeliyiz; zira kaderimizi çizebilir. İkincisi ise Ayşe Hanım’ın, daha çok küçük yaşlarda kendisindeki sorunun psikolojik bir boyutta olduğunu fark etmiş olması, onun ne kadar basiretli bir insan olduğunu gösteriyor. Bu dönemlerinde bir katalogda Muhyiddin İbn Arabî’nin ismine rastlıyor ve onun eseri olan Füsûsü’l-Hikem’i okumaya karar veriyor. Bu kitabın, hakikati bulmasında ve değişim sürecinde önemli bir yeri oluyor. Her şeyin farkındaydı; fakat yolu bilmiyordu. Bu kitap, ona doğru yolun ne olduğunun anahtarını sunuyor. Aynı dönemlerde Bülent Oran Beyefendi ile tanışıyor ve o da ona çok iyi geliyor. Ayrıca, Bülent Bey sayesinde Doktor Doğan’ı da tanıyor. Kendi ifadesiyle: “Allah’ın inayetiyle evvela Füsûs, sonra Bülent Oran ve Doktor Doğan sayesinde yeniden diriliyorum. Mezardan kalkmak gibi bir şey…” İbn Arabî’nin sözünde olduğu gibi: “Mucizeler bir kez başladığında bitmek bilmez!” Ayşe Hanım’ın hayatı bu noktadan sonra değişmeye başlıyor. İslam’ı tanıyor, tesettüre giriyor ve İslam’ı daha derinlemesine anlayabilmek için mürşitler ediniyor. Tasavvufa büyük ilgi duyuyor, zikirle şifa buluyor. Korkularını yenmede İslam’ı şöyle tanımlıyor: “Bir afet ve felaket hâlimde olağanüstü bir moral anestezi, tam bir sükûnet hâli… Bütün acıların acayip bir şekilde giderilmesi hâli… Bunlar, mümine verilen mucizevî şeyler…” İlgi çeken bir diğer nokta ise Ayşe Hanım’ın dönemin önemli isimleriyle bir arada yetişmiş olması. Koç ailesi, büyük dayısı Rauf Orbay, İsmet Özel, Kemal Tahir ve şu an ismini hatırlayamadığım daha pek çok tanıdık isimle aynı çevrede bulunmuş. Cemiyet hayatının içinde, dönemin zenginlerinden biri olmasına rağmen, çok garip bir hayat yaşıyor. Zenginliğin içinde bile maddi olarak kısıtlanmış bir kadından söz ediyoruz.. Kısacası, çok zor bir çocukluk, zor bir gençlik ve hatta zor bir orta yaş geçiriyor Ayşe Hanım. Kendi ifadesiyle: “Hayat hikâyemi bir tek çizgiye indirgeseydim, hep bir arayışın, hakikat arayışının özeti olduğunu diyebilirim.” diyerek hayatını kendi sözüyle özetleyebilirim. Hep bir arayış, varoluşsal bir kimlik arayışı... Belki başka şekilde eğitilseydi, başka bir ailede doğsaydı, hakikati bu kadar acı çektikten sonra bulmayacaktı. Doğduğu ev, kaderi olmuş. İmtihanın böylesi… Onda bir sevgi arayışı, bir aidiyet isteği vardı. Ve bunu İslam’la tanışarak buldu. Muhyiddin İbn Arabî’nin Füsûsü’l-Hikem adlı eserini en kısa zamanda ben de okuyacağım.
@byznurozdmr•52 gün önce
Yorumlar (0)
Henüz yorum yok — ilk yorumu sen yaz.


