Tren Düşleri.. Tren Düşleri, büyük hikayenin kıyısında kalmış sessiz bir hayatın izini sürüyor. Denis Johnson’dan sakin ama sarsıcı bir roman. Okunmak üzere yazılmış bir metin seyirlik bir şeye dönüşürken sıklıkla ağırlığını yitirir gibi gelir. Fakat bazen de uyarlama gibi aşırı zor bir işi üstlenen ekip, metni ve yazarını ama en çok yazarın temeldeki niyetini öyle iyi anlıyor ki, ortaya koyduğu ürün kitabın etkisini bine katlıyor. Kahraman olmayan kahramanlarıyla hayatın sessizce aktığı, herhangi bir şeyi yerip yüceltmeyen, hayatı olduğu biçimle ele alan, bağırmayan ama zihnimize çok önemli cümleler bırakan ve bence en büyük gücünü sessizlikten alan filmlerden.. Herkesten biri, herhangi biri.. Kitapta ziyadesiyle sıradan bir adam olan Robert Grainier’in hikayesini okuyoruz. Grainier 20. yüzyılın başlarında Amerikanın kuzeybatısında yaşayan bir demir yolu işçisi ve oduncu. Burası son sürat gelişmekte olan bir Amerika… Demir yolları yapılıyor, şehirler büyüyor, sanayi gelişiyor, teknoloji aynı şekilde atılım halinde… Grainier ise bu hızlanmanın ve ilerlemenin ortasında hayatı tren hatları, ormanlar, geçici işler arasında geçen alelade bir adam. Tam bir olay çizgisini takip etmeyen roman, anı parçacıklarıyla değişen zamanın içinde, kıyıda köşede iddiasız bir yaşam süren bir adamın küçük hayatında kopan sessiz fırtınaları anlatıyor bize.. Hikayede irili ufaklı felaketler yaşanıyor ama roman bunların hiçbirini dramatize etmiyor. Acının ve trajedinin sessizliğinin kitap boyunca bir şekilde korunduğu hikaye sanıyorum gücünü de en çok buradan, bu gürültüsüzlükten alıyor.. Aşk, evlilik, aile kurmak, kaybetmek, yas ve bütün olan bitene rağmen hayatın herkesten ve her şeyden büyük olduğu fikri ve elbette insanın ne iyi ne kötü olan, sadece var olmayı sürdüren tabiatın kapsayıcılığı karşısındaki alelade, geçici varlığı… Grainier yaşamının başka başka anları, erkekliğin başka başka durakları arasında küçük adımlarla gezinip duruyor. Gerçek bir yalnız, herkesten biri, herhangi biri, neredeyse görünmez bir adam. Zaman sessizce akarken o da akıntıya kapılan bir kuru yaprak gibi suyla birlikte akıyor.. Fark edilmeden yaşanmış hayatlar.. Yaşama, ölüme ve büyük toplamda insan olmaya dair bu kadar yoğun, bu kadar derli toplu, bu kadar bütünlüklü bir metin üretebilmenin, bunca büyük bir hali bunca dar bir alanda böyle güçlü anlatabilmenin hayranlığıyla romanı okurken kendinizi sıklıkla çok büyük, sindirmesi zor duygular içinde bulabilirsiniz.. Bizi bir kereste işçisinin iç dünyasına davet ederken, arka planda insanın doğayla ilişkisine ve insanın doğa üzerindeki tahakküm kurma arayışına ve kuşkusuz ilerlemeye, modernleşmeye dair de çok yerinde bir eleştiri sunan romanın yazarın en sade ve en yoğun metinlerinden biri olarak kabul edildiğine ve pek çok eleştirmen tarafından geç dönem başyapıtı sayıldığına şaşırmamak lazım.. 2012 Pulitzer Kurgu ödülü finalisti olduğu bilgisi de hakkında zaten çok şey söylüyor. Tren Düşleri, büyük anlatıların arasına sıkışmış, fark edilmeden yaşanmış hayatların kaydını tutuyor. Yazarı Denis Johnson, hayatın gürültüsünü kısarak, sessizliğin içindeki insanı görünür kılıyor. Acının dramatize edilmediği, kaybın yüceltilmediği, hayatın olduğu gibi, eksik ve geçici hâliyle akıp gittiği nefis bir roman.. Filme gelince; Sessiz, sakin, içine dönük bir karakter üzerinden yüzyılın çığlığını duyabilirsiniz. Amerika’ya çalışmaya gelen Çinli ve diğer göçmen işçi hikayelerinin ekseninde ilerleyen filmde doğa insan ilişkilerini dramatik açıdan ele alırken doğanın da en az insan kadar acımasız olduğunu bir kez daha görüyorsunuz. Ve hikaye trajediden kaçınarak hayatın akışı içinde sıradan bir insan olan Robert’in hayatının altüst olmasına rağmen ayağa kalkıp yola devam etmesinin yaşamın doğal bir sonucu olduğunu hissettirirken içinize varoluşsal bir sıkıntı düşüyor. Tren Düşleri, sessiz, lirik ve karakter odaklı dram, modern-epik anlatımıyla poetik bir güzergaha (demir yoluna) yönlendiriyor… Bağırmadan, çağırmadan, ajitasyon yapmadan hayat gailesi içinde sessizce mücadele eden, dünyaya geldiğimiz andan itibaren başlayan hayat serüvenini gerek toplumsal, gerek ailesel, gerekse bireysel bakış açılarıyla sunan yoğun duygular yaşatan bir film.. Fakat bu bildiğimiz yüzeysel bir acı değil, çok daha derin varoluşsal bir acı… Film romandan uyarlama olduğu için anlatıcının kitaptan alınan sözleriyle başlıyor. Bu satırları bir tren yolu tünelinden geçerken okuyor, tünelden çıktıktan sonra gövdesi kalın bir ağacın üzerine asılmış bir çift erkek botu çağrışımlarla ve metaforla bir anda sizi çekiyor. Anlatıcı “Her ne kadar eski dünya olmasa da hala yankısı hissediliyor” derken yüzyıllık ağaç çatırdayarak yere düşüyor. Bu artık dere.beyliğin yıkılıp kent soyluların 20. yüzyıla damgasını vurmasını anlatıyor. Ağacı yıkanlar da kent soyluların işçileri. Değişimin yüzü ormanda ağaçları yıkmakla görünmeye başlamıştır. O işçilerin içinde Robert de vardır.. Robert kendi halinde bir adamdır, hayattan pek beklentisi de yoktur. Taa ki Gladys’e rastlayana kadar. Tanışma da Gladys’in girişkenliği sayesinde olur.. Ve bir süre sonra evlenirler… Evini geçindirmek için uzaklarda demiryolu yapımında ve ormanlarda çalışmaya başlar. Güzel bir düzen kurup evinden uzak kalsa da mutlu hayat sürerken ve kendi yağıyla kavrulurken başına felaket gelir… öte yandan ormanda çalışırken Çinli göçmen iş arkadaşının bir hükümet yetkilisi tarafından gözlerinin önünde öldürülmesi onda derin bir acı yaratır, kendini suçlu hisseder. Sonraki hayatında Çinli işçinin yüzü gözlerinin önünden gitmez… Ya ağaçlara verdikleri acılar, onları bedenen ve ruhen yorar. Felsefi derinliği olan bilge işçi Arn’ın ifadesiyle; “Bu iş zordur, hem bedene hem ruha ağır geliyor. Beş yüz yıldır ayakta kalan ağaçları kesiyoruz. ister inan ister inanma bu ruhu yaralar… Bu dünya ince ince işlenmiş bir bütün çocuklar. Attığımız bir adımın neyi bozduğunu neleri etkilediğini bilmiyoruz. Biz de bu dünyada çocuğuz. Dönme dolabın civatalarını söktük diye kendimizi Tanrı zannediyoruz…” Doğa zaten filmin bir karakteri gibi öne çıkıyor. Geniş orman manzaraları, gün batımı kompozisyonları ile görsellik doruğa çıkıyor. Ve bu güzelim doğaya kent soylu kâr hırsı ile, işçi ise ekmek parasını çıkarmak için zarar veriyor… Bir sıradan hayat üzerine kurulan evrensel dil oldukça etkiliyor.. Robert’in basit yaşantısı değişen dünyanın zorlayıcılığı ile çakışınca ortaya epik bir hikaye çıkıyor. Joel Edgerton’un performansı az konuştuğu için yüz ifadelerine ve mikro mimiklerine dayanıyor. Oldukça başarılı oyunculuk sergilemiş. Modern anlatım tarzı tercih edilmiş olaylar kronolojik bir çizgide gitmiyor. Anı kırıntıları ve hafıza geçişleri üzerinden ilerliyor. Duygusal kırılmalar da önemli dönemeçleri oluşturuyor… Her ne kadar gözümüzün içine sokulmasa da göçmen işçiler, ırkçılık ve sınıfsal eşitsizlik konularına dikkat çekiliyor ve bunu da karakter üzerinden yürütüyor… “Tren Düşleri” sessiz, lirik ve karakter odaklı bir dram.. 20. YÜZYILIN BAŞLARINDA YOLA ÇIKAN SANAYİ TRENİNİN BİREYSEL DURAĞI! ABD / Dram / 102 Dk 2025

Gündelik işçi Robert Grainier, Amerika genelinde demiryollarının genişletilmesine yardımcı olmak için oduncu olarak çalışır. Karısı Gladys ve küçük kızlarından uzun süre ayrı kalmak zorunda kalan Grainier, değişen dünyada yerini bulmaya çabalar.













