Biri hayatından çıktığında sanıyorsun ki her şeyiyle zihnine kazınacak. Ama öyle olmuyormuş.

 

Zamanla o çok sevdiğin ses siliniyor önce; kulaklarından uçup gidiyor. Sonra yüzü puslanıyor, fotoğraflara bakmazsan hatları seçemez oluyorsun.

 

 En son giysilerini hatırlıyorsun; "şöyle bir kazağı vardı" diyorsun, o kadar.

Ama koku... O başka bir dünya.

Koku, hafızanın en sadık, en inatçı parçası. 

 

Aradan on yıl da geçse, hiç beklemediğin bir sokak köşesinde ya da kalabalık bir otobüste o kokuyu aldığın an, dünya bir saniyeliğine duruyor. O koku burnuna değdiği an, sadece bir anıyı hatırlamıyorsun; o anı resmen tekrar yaşıyorsun. Göğsündeki o eski sızı uyanıyor, o kişinin elinin sıcaklığını teninde hissediyorsun.

 

Ses biter, yüz solar, giysiler eskir ama o koku... O koku seni bir anda savunmasız bırakıp o insanın kucağına geri fırlatır. Kaçamazsın.

Çünkü insan her şeyi unutur da, ruhuna sinmiş bir kokuyu asla sürgün edemez.