Doğanın Temelini Oluşturan İyeler
Hemen hemen unutulan Türk mitolojik varlıklarından biridir iyeler. Aslında çoğu zaman günlük yaşantımızda iyelerle alakalı geleneklere yer veriyoruz. Fakat biz insanoğlu doğada Tanrı dışında tek olduğumuzu düşünürüz. Oysa Moğolistan Bozkırlarından Altay Dağlarının zirvelerine kadar uzanan coğrafyada, insan oğlu hiçbir zaman tek değildi. Tengricilik inancı; esen rüzgara, suyun dalgalanışına, ormanın sessizliğine ve otağın tam ortasında yanan ateşe bir anlam vermiştir. Bu inanca göre her nesnenin bir anlamı vardır. Her nehir, dağ, otak, ve ateş gibi var olanların bir koruyucusu, yani bir "İyesi" vardır.
İyeler, ne efendi ne de köledirler. Onlar doğanın dengesini sağlayan, doğanın ta kendisi olan varlıklardır. İnsanoğlu o dönemlerde günlük yaşamında iyeleri göz önünde bulundurarak hareket ederlerdi ve onlara karşı saygılarını korurlardı. İşte o zaman iyeler bozkıra bereket üflerlerdi. Ancak ne zaman ki insanoğlu kibirlenir, saygıyı yitirirlerse iyeler bu saygısızlığa karşı gelirlerdi.
Bozkırın Görünmez Ruhları; İyeler
Su İyesi
Su kaynaklarını, gölleri, nehirleri koruyan iyedir. Genellikle su kenarında saçlarını tarayan bir kadın, kurbağa ve balık şeklinde tasvir edilir. Su iyesini kızdırmamak için göller ve nehirler kirletilmez, geceleri suya taş atılmaz ve tükürülmezdi.
Bir efsaneye göre, bozkırın ortasındaki berrak ve derin bir gölün kıyısında yaşayan bir avcı varmış. Bir gece gölün kenarına yaklaştığında, suyun kenarında gece karası saçlarını gümüş bir tarakla tarayan ve güzelliği büyüleyen bir kadın görmüş. Bu kadın, Su İyesi'ymiş. Avcının varlığını fark eden iye, aniden suya dalıp gözden kaybolmuş. Fakat gümüş tarağını gölün kıyısında unutmuş. Avcı tarağı alıp otağına götürmüş. O geceden sonra göl dinmez bir öfkeyle dolmuş. Ne zaman biri göle yaklaşsa gölde girdaplar oluşur, bu girdaplar insanları yutarmış. Gölde taşkınlar olur, taşan su obaları basarmış. Obanın bilgesi durumu anlamış ve avcıya tarağı geri götürmesini sonra göle atmasını söylemiş. Avcı korku dolu bir şekilde göl kenarına girmiş. Tarağı suya fırlatmış ve iyeden özür dilemiş. Tarak suya değer değmez göl sakinleşmiş ve taşkınlar durmuş. Göl ise yeniden eski bereketine kavuşmuş.
Dağ İyesi
Yüksek dağların zirvelerinde yaşadığına inanılan ve ormandaki hayvanları koruyan çok güçlü bir iyedir. O dönemde avcılar dağ iyesine saygı gösterip ve izin istemeden ava çıkmazlardı. Eğer ki bir avcı dağ iyesini öfkelendirir ya da izin almadan hayvanları katleder ise dağ iyesi o avcıyı sislere boğar ve o sisin içinde kaybolmasını sağlardı.
Efsaneye göre Altay Dağlarının zirveleri ve orada yaşayan hayvanlar "Dağ İyesine" emanetti. Dağ iyesi avcıların sadece ihtiyaçları kadar almalarına izin verirdi ve bu kurala uyan aç kalmazdı.
Çevre obada yaşayan bir avcı vardı iyenin bulunduğu ormana gider, iyeden izin ister ve obanın ihtiyacı kadarını avlardı. İye ise avcıya yardım eder avlayacağı hayvanları karşısına çıkarır tek seferde öldürmesini sağlardı. Bu düzen böyle devam ederdi. Dağ iyesi avcıdan memnundu çünkü ihtiyacından fazlasını avlamaz ve düzeni bozmazdı. Fakat bir süre hırsına yenik düşen avcı avlayacağı geyiklerin kürkünü satma düşüncesi ile ormana gitti. İyeden izin istemeden önüne gelen geyikleri avlamaya başladı. Dağ ve orman kan deryasına dönmüştü. Son bir geyiği daha avlayacağı sırada dağın zirvesinde bir uğultu koptu, rüzgar tersine esmeye başladı. Avcının vuracağı geyik yok olmuş; yerini ak sakallı, elinde asası olan ve bembeyaz giysiler içinde bir yaşlı almıştı. Bu yaşlı, Dağ İyesi'ydi. İye elindeki asayı yere vurdu. O anda bütün dağ ve ormanı yoğun sis kapladı. Avcının vurduğu geyiklerin sesi ve kulakları sağır eden rüzgarın sesi sisle birlik oldu. Avcı sisten ve bu sesten kurtulmak için ilerlemeye başladı. Ne kadar ilerlese bile bir türlü ormandan çıkamadı. Sisin içinde hapsoldu.
Dağ İyesi avcıyı öldürmedi ama hırsının cezası olarak sisin içinde kaybetti. O günden sonra hiçbir avcı iyeden izin istemeden avlanmaz ve ihtiyacından fazlasını avlamaz oldu.
Ocak İyesi
Evin ve insanlığın kalbi olan ateşin koruyucusudur. Türkler için çadırın ortasında yanan ateş sadece sıcaklık değil, yuvanın namusu ve huzuruydu. O ateşin içinde aileyi kötülüklerden koruyan "Ocak İyesi" yaşardı. Ateşe saygısızlık etmek, ateşi söndürmek için doğrudan su dökmek( kül dökülür), ateşe tükürmek ve çöp atmak Ocak İyesini kızdırırdı. Kızan Ocak İyesi evi terk ederdi ve evde huzur kalmazdı. O ateş ise bir daha yanmazdı.
Efsaneye göre obanın kibirli gençlerinden biri, bir akşam ziyafetinin ardından ateşe olan saygıyı unuttu. Ateşi söndürmek için üstüne kirli su döktü ve külleri savurdu. Ateş acı bir tıs ile söndü. O gece herkes uyuduğunda, sönen ateşin içinden alev rengi saçları olan bir siluet yükseldi. Bu Ocak İyesi'ydi. Ocak İyesi, çadırın tepesindeki duman deliğinden göğe doğru yükselip gitti; giderken ise çadıra soğuk bir nefes bıraktı.
Ertesi sabah uyandıklarında, ocağın çakmak taşları ne kadar vurulsa da ne yapılmaya çalışılsa da, kıvılcım çıkmadı. Çadırın içi buz kesmiş ve bununla beraber gencin yüzünde bir hastalık baş göstermişti. Obanın büyükleri "Ocağı söndürenin yuvası da söner." diyerek genci uyardılar.
Genç hatasını anlayıp günlerce sönmüş ocağın başında diz çöktü, iyeden özür diledi ve ocağa kıymetli hediyeler (yağlar) sundu. Üçüncü günün sonunda küllerin arasında küçük, kırmızı bir kıvılcım parladı. Ocak İyesi genci affetmişti. Ocak yeniden canlanmış, gencin hastalığı ise uçup gitmişti. O günden sonra ocağın ateşi bir daha su ile söndürülmedi, ateş külle uyutuldu.
Ağaç İyesi
Genellikle sık ormanların, ulu ağaçların ya da kutsal sayılan kayın ağacında yaşar. Ağaçların gereksiz yere kesilmesini engeller. Bozkır kültüründe bir ağaç kesileceği zaman bu iyeden izin istenir. Daha sonra ağaç ihtiyaç kadar kesilir ve iyeden af dilenir. Sonradan dilenen af ise ağaç iyesinin canı yakıldığı için dilenir.
Efsaneye göre göçebe bir ona, sert bir kış günü ocakta yakacak odun bulamaz hale gelmiştir. Obanın gençleri, ocak için odun aramaya başlarlar. Bir süre sonra ormanın derinliklerinde duran, asırlık, kocaman ve görkemli kutsal kayın ağacını gözlerine kestirmişlerdir. Ağaç iyesinden izin istemeden baltalarını kapıp ağacı kesmeye karar verirler. İlk darbeyi vurdukları anda ağaçtan kıpkırmızı, adeta kana benzeyen sıvı akmaya başlamış ve bununla birlikte ormanın derinliklerinden gelen acı dolu bir ses yükselmiş. Gençler korkup kaçmışlar fakat obanın saygın anası durumu fark etmiş.
Yaşlı kadın ormana gidip yaralı ağacın dibine bir kase süt dökmüş, saçından bir tel koparıp ağaca bağlamış ve "Bizi bağışla, evlatlarım cahillik etti. Bize sadece kurumuş dallarını ver." diye yalvarmış. O gece öyle sert rüzgarlar esmiş ki, ormandaki tüm kurumuş ağaç dalları obanın çadırlarının önüne kadar yuvarlanmış. Ağaç iyesi kendisinden dilenen bu affı ve yardım isteğini geri çevirmemiştir.
Anadolu'da ağaç dallarına bağlanan çaput ya da bez Ağaç iyesi ile kurulan bu barışın bir uzantısıdır.
Ev İyesi
Her evin eşiğinde ve tavan arasında yaşar. O aileyi kötülüklerden, hastalıklardan koruyan temel iyelerden biridir. Ev İyesi evi terk ederse o eve uğursuzluk geleceğine inanılırdır. Bugün bile kapı eşiğine basılmaması, akşam kapının önünün süpürülmemesi inanışı ev iyesini küstürümeme geleneğinden kalmadır.
Efsaneye göre bir oba, düşman baskısından korktuğu için yurtlarını terk etmek zorunda kalmışlardır. Göç ettikleri sırada evirn bereketini ve huzurunu sağlayan Ev İyesine veda etmeyi ve yeni yurtlarına davet etmeyi unutmuşlardır. Yeni kurdukları obada ne yemeklerinin tadı varmış ne de çocukların yüzü gülüyormuş. Obada huzursuzluk varmış.
Obanın şamanı, eski yurt yerine geri dönmüş. Terk edilmiş otağların arasında gezerken bir köşede büzüşmüş küçük bir kedi görmüş. Şaman bunun ev iyesi olduğunu anlamış. İyenin önünde diz çökmüş, ona ipek bir kumaş sunmuş ve iyeden af dileyip yeni yurtlarına davet etmiş. Ev iyesini obaya götürmüş. İye çadıra girdiği an, ocağın ateşi parlamış ve obaya neşe geri dönmüş.
Geleneğe göre ise bir evden başka bir eve taşınırken iyeyi küstürmemek ya da yeni eve yanında götürmek amacı ile eski evden bir parça tuz veya ekmek götürmek gerekmektedir.
Bu büyüleyici efsanelerin sonunda görüyoruz ki çoğu zaman iyeyleri kızdırmamak amacı ile olmasa bile çoğu geleneği sürdürüyoruz. Bugün bile doğayı temiz tutmaya, suyu kirletmemeye, hayvanları katletmemeye ve doğanın dengesini koruyup saygı göstermeye çalışanlarımız var. İşte iyeler tam olarak bu kişilerden çok memnunlar.
İyelerin geçmişteki varlığı bize şunu hatırlatır: İnsanoğlunun doğanın sadece küçük bir parçası olduğunu. Ne zaman ki bu dengeyi ve yerimizi unutup kibre kapılsak doğa bizi başka yerden kıstırıyor. Su kaynaklarımızı kirletiyoruz ve bu yüzden yakın gelecekte su kaynaklarımız tükenecek. Hayvanları katlediyoruz ve bu yüzden çoğu nesil tükeniyor. Doğayı sadece kirtletmekle kalmıyoruz doğayı öldürüyoruz. Bu konuda iyeler bize kızmakla çok haklılar.
Sularınız berrak ve taşkınsız, dağlarınız sis bulundurmayan avlar sunan cinsten olsun. Ocağınızın ateşi hiç sönmesin, yuvanızın bereketi hiç bitmesin. Kısacası iyeleriniz hep sizinle birlikte olsun.


